Bugün bu satırları sizlerle paylaşıp paylaşmama konusunda sürekli bir tereddüt içindeydim. Açıkçası eleştirdiğiniz film,kişi veya bir mekan her neyse onun sizde bıraktığı imajla birlikte değerlendirmek gerekiyor. İşte bu da bazen işi zorlaştırıyor. 19.yy. dan sonra artan görsellik hepimizin hayatında son derece önemli bir yer aldı. Fakat bazen görselliğin büyüsü asıl olması gerekenin önüne geçiyor. Bu durum her yaptığım işte en büyük korkum olmuştur ve önemle her detayın birbiriyle dengeli bir şekilde olmasına dikkat etmişimdir.
Fakat önemle üzerinde durduğum bu hususun gittiğim, izlediğim kısacası deneyimlediğim herhangi bir konuda dengesini kaybettiğini görünce bunu dile getirmeden yapamıyorum. Öncelikle kendime ve sonrada sizlere haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Kendimi ukala bir eleştirmen olarak görmesem de bilinçli bir tüketici olduğumdan eminim.
Bir mekân düşünün İstanbul’un önemli semtlerinden birisinde, olabilecek en iyi konuma sahip. Nasıl mı? Ortaköy’de denize sıfır dediğimde taşlar yerine oturacaktır. Belki bir çoğunuzun kafasında birkaç mekan belirmiştir. Daha fazla uzatmanın anlamı yok. Ortaköy’deki The House Café den bahsediyorum. Bir akşam yemeği için gittiğim bu mekana gündüz rezervasyon yaptırdım. Özellikle masamın iskele bölümünde olması yönündeki hassasiyetimi titizlikle dile getirdim. Saat 20:15 gibi mekana gittiğimde 10 üzerinden ancak 4 puan verebileceğim bir karşılama ile rezerve ettirdiğim masa gösterildi.
Öncelikli olarak puanımın bu kadar düşük olmasının ilk nedeni; karşılamayı yapan bayan çalışanın yüzündeki “en yakınının cenazesinden çıkıp gelmiş” hissi uyandıran o korkunç ifadedir. Bir diğer sebep ise masa ve sandalye kalabalığının daralttığı boş alanlarda yürümenin imkansızlaşması. Bir yanınızdan koca bir tepsi ile garson geçerken diğer yanınızdan başka bir müşteri geçmeye çalıştığında elinizi başınıza kapatıp olduğunuz yere çökmek istiyorsunuz. Hele ki hesabı ödemiş bir masa mekanı terk ediyorsa o zaman kurtarın beni diye bağırmak da gelebilir içinizden. Zira cumartesi akşamları İstiklal caddesindeki kalabalık içinde yürümekten pek de farkı olmuyor. Bu iki unsuru değerlendirdiğinizde baştan notunuzu kırıyorsunuz. Üçüncü ve son olarak oturduğunuz sandalyenin arka masada oturan kişi ile sürekli çarpışıyor olması da yemek boyunca anlamsız darbeler almanıza neden oluyor. Kısacası mekanı değerlendirme konusunda başarılı olamamışlar.
Mönüler önüme geldiğinde öncelikli olarak aklımda kırmızı etten oluşan bir akşam yemeği yemek vardı fakat hayatımda gördüğüm en dar kırmızı et mönüsü açıkçası cazip olmayan seçenekleriyle iştahımı kabartmadı. Mönüdeki alternatifleri değerlendirirken boğazla ödeşleşen balık seçeneği aklıma geldi ve balıklar bölümünü incelemeye koyuldum. Açıkçası keyifli zaman geçirmek istediğim bir akşamda damak tadımı riske atmak istemiyordum. Ama şefimizin de maharetini görmek istiyordum. Bunun için lezzetlendirilmesi zor olan buhar yöntemi ile pişmiş somon istedim. Sabırsızlığım kibar garsonun siparişleri alıp gitmesiyle içimi kemirmeye başladı. Neyse ki servis hızlı çok kısa bir sürede siparişim geldi fakat bu da içimde bir kuşku uyandırdı. Acaba her şey hazırdı da sadece ısıtmak mı gerekiyordu? Bunu mutfak çalışanlarının ve işletmecinin vicdanına bırakıyorum.
Yemeğimde ilk dikkatimi çeken tabağımın azına kadar kepekli noudle ile dolu olması oldu. Bence bir balık tabağı için bu kadar makarnanın seçilmemesi gerekiyor. Zira ben balıklı makarna istemedim. Benim istediğim buharda pişmiş somondu. Bu açıdan bence olumsuz bir tabak oldu. Diğer detaylara baktığımda ise uzun karmaşık noudleları sadece çatalımla dolayıp yeme zahmeti çekerken servisime yardımcı olması için kaşık konmaması da ayrıca garsonumuzun kibar olduğu kadar da unutkan olduğunu gösterdi bana. Böyle eksiklikler gözümden kaçmasa da kesinlikle dile getirip tamamlanmasını istemem.
Yemeğin lezzetine gelince sadce tek bir cümle; “evde kendiniz de kolaylıkla yapabilirsiniz.”... Böyle olunca da karşımdaki şefe olan saygımı ister istemez yitiriyorum. Fabrikasyon yemek mantığı bana konserve hissi verir. Kısacası lezzetsiz basit bir yemek yemiş oldum. Bana eşlik eden arkadaşım ise The House Noodle seçti ve aç kalktı masadan.
Sözün kısası; kendi mumumu kendim yakma inceliğini(!) tattığım Ortaköy-“The House Café”ye giderseniz lütfen beklentileriniz mönüdeki fiyatlar kadar yüksek tutmayın. Bazen etiketin altında ezilen mekanlarla karşılaşabilirsiniz.
Fakat önemle üzerinde durduğum bu hususun gittiğim, izlediğim kısacası deneyimlediğim herhangi bir konuda dengesini kaybettiğini görünce bunu dile getirmeden yapamıyorum. Öncelikle kendime ve sonrada sizlere haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Kendimi ukala bir eleştirmen olarak görmesem de bilinçli bir tüketici olduğumdan eminim.
Bir mekân düşünün İstanbul’un önemli semtlerinden birisinde, olabilecek en iyi konuma sahip. Nasıl mı? Ortaköy’de denize sıfır dediğimde taşlar yerine oturacaktır. Belki bir çoğunuzun kafasında birkaç mekan belirmiştir. Daha fazla uzatmanın anlamı yok. Ortaköy’deki The House Café den bahsediyorum. Bir akşam yemeği için gittiğim bu mekana gündüz rezervasyon yaptırdım. Özellikle masamın iskele bölümünde olması yönündeki hassasiyetimi titizlikle dile getirdim. Saat 20:15 gibi mekana gittiğimde 10 üzerinden ancak 4 puan verebileceğim bir karşılama ile rezerve ettirdiğim masa gösterildi.
Öncelikli olarak puanımın bu kadar düşük olmasının ilk nedeni; karşılamayı yapan bayan çalışanın yüzündeki “en yakınının cenazesinden çıkıp gelmiş” hissi uyandıran o korkunç ifadedir. Bir diğer sebep ise masa ve sandalye kalabalığının daralttığı boş alanlarda yürümenin imkansızlaşması. Bir yanınızdan koca bir tepsi ile garson geçerken diğer yanınızdan başka bir müşteri geçmeye çalıştığında elinizi başınıza kapatıp olduğunuz yere çökmek istiyorsunuz. Hele ki hesabı ödemiş bir masa mekanı terk ediyorsa o zaman kurtarın beni diye bağırmak da gelebilir içinizden. Zira cumartesi akşamları İstiklal caddesindeki kalabalık içinde yürümekten pek de farkı olmuyor. Bu iki unsuru değerlendirdiğinizde baştan notunuzu kırıyorsunuz. Üçüncü ve son olarak oturduğunuz sandalyenin arka masada oturan kişi ile sürekli çarpışıyor olması da yemek boyunca anlamsız darbeler almanıza neden oluyor. Kısacası mekanı değerlendirme konusunda başarılı olamamışlar.
Mönüler önüme geldiğinde öncelikli olarak aklımda kırmızı etten oluşan bir akşam yemeği yemek vardı fakat hayatımda gördüğüm en dar kırmızı et mönüsü açıkçası cazip olmayan seçenekleriyle iştahımı kabartmadı. Mönüdeki alternatifleri değerlendirirken boğazla ödeşleşen balık seçeneği aklıma geldi ve balıklar bölümünü incelemeye koyuldum. Açıkçası keyifli zaman geçirmek istediğim bir akşamda damak tadımı riske atmak istemiyordum. Ama şefimizin de maharetini görmek istiyordum. Bunun için lezzetlendirilmesi zor olan buhar yöntemi ile pişmiş somon istedim. Sabırsızlığım kibar garsonun siparişleri alıp gitmesiyle içimi kemirmeye başladı. Neyse ki servis hızlı çok kısa bir sürede siparişim geldi fakat bu da içimde bir kuşku uyandırdı. Acaba her şey hazırdı da sadece ısıtmak mı gerekiyordu? Bunu mutfak çalışanlarının ve işletmecinin vicdanına bırakıyorum.
Yemeğimde ilk dikkatimi çeken tabağımın azına kadar kepekli noudle ile dolu olması oldu. Bence bir balık tabağı için bu kadar makarnanın seçilmemesi gerekiyor. Zira ben balıklı makarna istemedim. Benim istediğim buharda pişmiş somondu. Bu açıdan bence olumsuz bir tabak oldu. Diğer detaylara baktığımda ise uzun karmaşık noudleları sadece çatalımla dolayıp yeme zahmeti çekerken servisime yardımcı olması için kaşık konmaması da ayrıca garsonumuzun kibar olduğu kadar da unutkan olduğunu gösterdi bana. Böyle eksiklikler gözümden kaçmasa da kesinlikle dile getirip tamamlanmasını istemem.
Yemeğin lezzetine gelince sadce tek bir cümle; “evde kendiniz de kolaylıkla yapabilirsiniz.”... Böyle olunca da karşımdaki şefe olan saygımı ister istemez yitiriyorum. Fabrikasyon yemek mantığı bana konserve hissi verir. Kısacası lezzetsiz basit bir yemek yemiş oldum. Bana eşlik eden arkadaşım ise The House Noodle seçti ve aç kalktı masadan.
Sözün kısası; kendi mumumu kendim yakma inceliğini(!) tattığım Ortaköy-“The House Café”ye giderseniz lütfen beklentileriniz mönüdeki fiyatlar kadar yüksek tutmayın. Bazen etiketin altında ezilen mekanlarla karşılaşabilirsiniz.