6 Ekim 2012 Cumartesi

Mumumu Kendim Yaktım

Bugün bu satırları sizlerle paylaşıp paylaşmama konusunda sürekli bir tereddüt içindeydim. Açıkçası eleştirdiğiniz film,kişi veya bir mekan her neyse onun sizde bıraktığı imajla birlikte değerlendirmek gerekiyor. İşte bu da bazen işi zorlaştırıyor. 19.yy. dan sonra artan görsellik hepimizin hayatında son derece önemli bir yer aldı. Fakat bazen görselliğin büyüsü asıl olması gerekenin önüne geçiyor. Bu durum her yaptığım işte en büyük korkum olmuştur ve önemle her detayın birbiriyle dengeli bir şekilde olmasına dikkat etmişimdir.

Fakat önemle üzerinde durduğum bu hususun gittiğim, izlediğim kısacası deneyimlediğim herhangi bir konuda dengesini kaybettiğini görünce bunu dile getirmeden yapamıyorum. Öncelikle kendime ve sonrada sizlere haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Kendimi ukala bir eleştirmen olarak görmesem de bilinçli bir tüketici olduğumdan eminim.

Bir mekân düşünün İstanbul’un önemli semtlerinden birisinde, olabilecek en iyi konuma sahip. Nasıl mı? Ortaköy’de denize sıfır dediğimde taşlar yerine oturacaktır. Belki bir çoğunuzun kafasında birkaç mekan belirmiştir. Daha fazla uzatmanın anlamı yok. Ortaköy’deki The House Café den bahsediyorum. Bir akşam yemeği için gittiğim bu mekana gündüz rezervasyon yaptırdım. Özellikle masamın iskele bölümünde olması yönündeki hassasiyetimi titizlikle dile getirdim. Saat 20:15 gibi mekana gittiğimde 10 üzerinden ancak 4 puan verebileceğim bir karşılama ile rezerve ettirdiğim masa gösterildi.

Öncelikli olarak puanımın bu kadar düşük olmasının ilk nedeni; karşılamayı yapan bayan çalışanın yüzündeki “en yakınının cenazesinden çıkıp gelmiş” hissi uyandıran o korkunç ifadedir. Bir diğer sebep ise masa ve sandalye kalabalığının daralttığı boş alanlarda yürümenin imkansızlaşması. Bir yanınızdan koca bir tepsi ile garson geçerken diğer yanınızdan başka bir müşteri geçmeye çalıştığında elinizi başınıza kapatıp olduğunuz yere çökmek istiyorsunuz. Hele ki hesabı ödemiş bir masa mekanı terk ediyorsa o zaman kurtarın beni diye bağırmak da gelebilir içinizden. Zira cumartesi akşamları İstiklal caddesindeki kalabalık içinde yürümekten pek de farkı olmuyor. Bu iki unsuru değerlendirdiğinizde baştan notunuzu kırıyorsunuz. Üçüncü ve son olarak oturduğunuz sandalyenin arka masada oturan kişi ile sürekli çarpışıyor olması da yemek boyunca anlamsız darbeler almanıza neden oluyor. Kısacası mekanı değerlendirme konusunda başarılı olamamışlar.

Mönüler önüme geldiğinde öncelikli olarak aklımda kırmızı etten oluşan bir akşam yemeği yemek vardı fakat hayatımda gördüğüm en dar kırmızı et mönüsü açıkçası cazip olmayan seçenekleriyle iştahımı kabartmadı. Mönüdeki alternatifleri değerlendirirken boğazla ödeşleşen balık seçeneği aklıma geldi ve balıklar bölümünü incelemeye koyuldum. Açıkçası keyifli zaman geçirmek istediğim bir akşamda damak tadımı riske atmak istemiyordum. Ama şefimizin de maharetini görmek istiyordum. Bunun için lezzetlendirilmesi zor olan buhar yöntemi ile pişmiş somon istedim. Sabırsızlığım kibar garsonun siparişleri alıp gitmesiyle içimi kemirmeye başladı. Neyse ki servis hızlı çok kısa bir sürede siparişim geldi fakat bu da içimde bir kuşku uyandırdı. Acaba her şey hazırdı da sadece ısıtmak mı gerekiyordu? Bunu mutfak çalışanlarının ve işletmecinin vicdanına bırakıyorum.

Yemeğimde ilk dikkatimi çeken tabağımın azına kadar kepekli noudle ile dolu olması oldu. Bence bir balık tabağı için bu kadar makarnanın seçilmemesi gerekiyor. Zira ben balıklı makarna istemedim. Benim istediğim buharda pişmiş somondu. Bu açıdan bence olumsuz bir tabak oldu. Diğer detaylara baktığımda ise uzun karmaşık noudleları sadece çatalımla dolayıp yeme zahmeti çekerken servisime yardımcı olması için kaşık konmaması da ayrıca garsonumuzun kibar olduğu kadar da unutkan olduğunu gösterdi bana. Böyle eksiklikler gözümden kaçmasa da kesinlikle dile getirip tamamlanmasını istemem.

Yemeğin lezzetine gelince sadce tek bir cümle; “evde kendiniz de kolaylıkla yapabilirsiniz.”... Böyle olunca da karşımdaki şefe olan saygımı ister istemez yitiriyorum. Fabrikasyon yemek mantığı bana konserve hissi verir. Kısacası lezzetsiz basit bir yemek yemiş oldum. Bana eşlik eden arkadaşım ise The House Noodle seçti ve aç kalktı masadan.

Sözün kısası; kendi mumumu kendim yakma inceliğini(!) tattığım Ortaköy-“The House Café”ye giderseniz lütfen beklentileriniz mönüdeki fiyatlar kadar yüksek tutmayın. Bazen etiketin altında ezilen mekanlarla karşılaşabilirsiniz.

1 Ekim 2012 Pazartesi

Woody Allen mı Jerry, Jerry mi Woody Allen?


Uzun bir araydı geride kalan… Tekrar sinema ile içli dışı olacağım hiç aklıma gelmezdi. O gün G-Mall önünde çalıştığım derginin patronu ile kavga ettiğim günden itibaren. Sinema sektörüne, dergi yayıncılığına büyük bir kırgınlık filizlenmişti içimde. Ama hayat ilginç yollar çiziyor. Uzun süre önce yolunuzu ayırdığınız uğraşlarla ansızın tekrar yollarınız kesişe biliyor. Neyse fazla hayat felsefesi yapıp zihinlere zarar satırlar döşeyip, laga-luga ile gözlerinizi yormayayım. Geçtiğimiz gün uzun süredir birlikte gülmeyi ve eğlenmeyi özlediğim cici bir arkadaşımla “To Rome With Love” isimli Woody Allen filmine gittim. Malumunuz Woody Allen birçok kişinin ilgi odağıdır. Auteur yönetmenler arasında da oyunculuğu ile en başarılılar listesinde ilk sıraya oturur diye bilirim. Zira bu filmdeki oyunculuk performansı ile de bize bunu açıkça gösteriyor.

Woody Allen filmlerinde beni en çok çeken ise aslında ürettiği karakterler ve karakterlerin psikolojileridir. Ayrıca Allen’ın bu karakterleri birbirlerine dokundurmadan aynı film içine serpme becerisi de; hayatın içindeki çeşitliliğin eş zamanlı olarak birlikte seyretmesini başarılı bir şekilde yansıtıyor.

“To Rome With Love” da tüm bu bahsettiklerimiz başarılı bir şekilde Woody Allen tarzıyla sunuluyor. Popüler yaşamın ürettiği “ünlü”(!) kavramı Leopoldo karakteri ile alaycı bir dille irdelenirken. Kırsaldan kopup gelen Antonio ve Milly ikilisinin hayatına tesadüf eseri giren Anna (Penélope Cruz) karakteriyle Allen, aristokrasi, muhafazakârlık ve sosyete kavramlarını yerden yere vuruyor.

Filimdeki en iyi kurgu Alec Baldwin’in canlandırdığı John karakteri. Ünlü bir mimar olan John Roma’da dolanmaya başladığında bir karakterle karşılaşıyor. Lohn’un karşılaştığı karakterin de kim olduğunu ikisinin karşılaştıkları yere geri döndüklerinde anlıyoruz. Ama film içinde film etkisi veren bu bölüm benim filmde en çok hoşuma giden yer oldu.

Kısacası toparlamak gerekirse aslında üzerine saatlerce yorum yapılacak bir film değil. Eğlenmek iyi vakit geçirmek içinde yaşadığımız zamanın mizahi bir eleştirisini izlemek isterseniz mutlaka gidin.

Fakat beklentisi yüksek olan sinemaseverlerin çok da ümit var olmamaları gerekir. Tanıtımlarda abartıldığı kadar güzel görüntüler göremedim. Özellikle Kim Ki-duc filmlerindeki görsel kaliteyi birçok kez deneyimlemiş biri olarak bu filmdeki görsellikler bana vasat geldi. Son olarak eklemek istediğim ve önemle de üzerinde durduğum ise Woody Allen artık üretmeyi bıraktığı yönünde oluşan kanaatim Uzun yıllardır ürettiği şablonları kullanıyor. Kendi kendisini tekrar eden bir sürece girdi. Belki bu filmde ürettiği Jerry karakteri kendisi olabilir. Sinema sektöründen emekli olmayı Jerry gibi ölümle eş tutuyorsa, o zaman bundan sonraki süreçte Allen, Jerry gibi sadece üretmek için üreten bir direktör olacak.